
[Büyük İslam İlmihali]
[Dini Terimler]
[Kaynaklarıyla Tasavvuf (2)]
[Kaynaklarıyla Tasavvuf -1 ]
[Kütüphane]
Kalbe İlaç Olan İlim Nedir, Ona Şifa Sunan Alim Kimdir?
Pazar, 27 Eylül 2009
Günümüzde alim deyince aklımıza gelenle, Kur’an ve sünnette anlatılan alim biraz farklıdır. Kur’an ve sünnette gerçek alimin sıfatları şöyle özetlenir:
Alim, Allah’tan hakkıyla korkar. İlahi hükümleri en güzel şekilde bilir ve uygular. Her türlü şirk ve şüpheden uzaktır. Yakine ulaşmıştır. Müşahede sahibidir. İhsan makamındadır. Edebi ilminden fazladır. Haya sahibidir. Gönlü zengindir. Eli açıktır, cömerttir. Yüce Allah’a yönelmiştir, fani dünyadan ve dostlardan yüz çevirmiştir. İlahî rızayı her şeye tercih eder. Onlar: Allah’tan ancak O’nun alim kulları saygı ile korkar.”59 ayetiyle, anlatılan kimselerdir. Yüce Allah bu emin insanları, yeryüzünde kendisinin birliğini ve varlığını ispat için bir şahit yapmıştır.60
Bu sıfatları taşıyan bir alim, Allahu Teala’nın halifesi, Hz. Rasûlullah’ın (a.s) varisidir. Şu hadis-i şerifte tanıtılan varisler de bahsettiğimiz alimlerdir:
“Alimler, peygamberlerin varisleridir. Şüphesiz peygamberler, altın ve gümüş cinsi maddî şeylerden miras bırakmazlar. Onlar sadece ilim bıraktılar. Kim o ilmi alırsa büyük bir nasip elde etmiş olur.”61
İmam Rabbanî (k.s) (1034/1624), bu hadis-i şerifte zikredilen varisliğin nasıl olacağını şöyle açıklar:
“Peygamberlerden bize iki çeşit ilim kalmıştır:
1-İlahi hükümleri ve edepleri öğreten ilim.
2-Manevî halleri ve sır ilmini öğreten ilim.
Gerçek varis olan alim her iki ilimden de payını alan kimsedir. Yalnız birinden nasibini alan tam varis değildir. Zira böyle bir şey varisliğe terstir. Çünkü gerçek varis, miras bırakan kimsenin tüm malına varis olur, bir kısmını alıp bir kısmını terk etmez. Miras bırakanın malının bir kısmından biraz pay alan varis değil, belki borçlu olabilir. Çünkü borçlu, malın hepsini değil, ancak hakkı kadar olanı alır. Gerçek alim; Rasûlullah’a (a.s) tam varis olan kimsedir. Borçlu gibi bir kısmını alıp bir kısmını bırakan değildir. Veraset, varisle miras bırakan arasındaki bir yakınlık ve cinsiyet vasıtasıyla olmaktadır.”62
Acaba bir insan Hz. Peygamber’le (s.a.v) nasıl yakınlık oluşturur ve onun mirasına nasıl varis olur? Büyük veli Şihabüddin Sühreverdî (k.s) bu soruya şu cevabı verir:
“Herkesin Allah’tan alacağı ilim, irfan ve feyiz bir değildir. Maddi rızıklar gibi, manevî rızıklar da farklıdır. Buna şu ayet işaret etmektedir:
“Allah gökten bir su indirdi ve her vâdi kendi miktarınca akıp su ile doldu.”63 Bu ayet, Allah’ın kullarına lutfettiği bütün ilim ve keramet çeşitlerine işaret eder.
İbnu Abbas’ın (r.a) belirttiği gibi, gökten inen su ile ilim kastedilmiş, vadiler ile de onu içine alan kalplere işaret edilmiştir.64 Evet, her kalp bu ilahi ilim ve ikramlardan nasibi ve kabiliyeti kadar payını almıştır.
Tefsir, hadis ve fıkıh alimleri kalplerine akan bu nuranî sudan güçleri yettiğince istifade etmişlerdir. Takva sahibi, zühd ehli rabbani alimlerin kalpleri de bu rahmet suyundan kendi miktar ve nasiplerince faydalanmıştır. Yükselme ve makam arzusu, itibar elde etme duygusu, mal biriktirme endişesi gibi dünya muhabbetiyle dolu ve kirli kalpler de kendi durumuna göre içinde bu suyu akıtmıştır. Dünya sevgisiyle dolu kalpler, ilim adına bir takım şeyler elde edebilirler, fakat ilmin hakikatına ve manevî lezzetine ulaşamazlar.
Kim dünyaya gönlünü kaptırmazsa, onun kalp yolları açılır, genişler ve içinden ilim pınarları akar. Bu sular bir araya toplanır ve kalpte, insanların istifade edeceği menbalar oluşur.
Hasan el-Basrî’ye birisi: “Şu konuda fakihler böyle dedi.” deyince, Hazret şu uyarıda bulundu: “Sen hiç gerçek fakih gördün mü? Gerçek fakih, dünyaya değer vermeyen ve ona gönlünü kaptırmayan, nefsinin hevasına uymayan ve devamlı ibadetle ebedi olan ahiret hayatı için hazırlık yapan kimsedir.”65
Arifler, çalışıp öğrenmeyle elde edilen zahiri ilimlerden kendilerine lazım olanı öğrendiler, onunla amel ettiler. Bu amel onlara manevî veraset ilmini kazandırdı. Onlar, zahirî alimlerle aynı ilme sahip olmanın yanında, manevî veraset ilmi gibi onlardan ayrı bir ilme de sahiptirler ve bu ilimle onlardan ayrılmışlardır.
Kısaca veraset ilmi, dinî gerçek mana ve muhtevasıyla anlamaktır. Allahu Teala, şöyle buyurmuştur:
“Müminlerin hepsi savaşa çıkmasınlar. Her bir taifeden bir grup insan, dini iyice öğrenmeleri ve savaştaki müminler geri dönünce onları uyarmaları için geride kalsınlar, savaşa katılmasınlar.”66
Görülüyor ki, insanları manen uyandırma işi dini hakkıyla bilmekle mümkün olmaktadır. Bu uyandırmaya inzar denir.
İnzar, gafletten uyandırılan kimsenin kalbinin ilim suyuyla diriltilmesidir. İlimle ölü kalbleri diriltmek, dini hakkıyla bilen gerçek alimlerin sahip olduğu bir derecedir. Şu halde gerçek fakihlik, Hz. Peygamber’in ilim ve hallerine varis olmaktır. Hiç şüphesiz bu hal, derecelerin en mükemmeli ve en yücesidir.
Demek ki gerçek fakih, Allah’ın izniyle kalbleri gafletten uyandıran ve onları manen ihya eden muttakî kimsedir.
Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin kalb-i şerifi, hidayet ve ilimle kaynayan bir denizdir. İlim ve hidayet onun kalp denizinden nefsine ulaştı. Nefsinde bu ilmin güzelliği ve nimetleri ortaya çıktı, böylece nefsin sıfatları ve huyu değişti. Sonra bu güzellik onun bütün azalarına ulaştı. Allah Rasûlü (s.a.v) bu şekilde tam bir güzellik ve mükemmelliğe ulaşınca, Cenab-ı Hak kendisini beşeriyete bir rehber ve rahmet olarak gönderdi.
Allah Rasûlü (s.a.v), ilim kaynayan kalbiyle ümmetine yöneldi. Nur saçan yüzünü kalplere çevirdi. Yöneldiği her bir kalp, nasibi kadar bu ilim ve irfandan aldı. İşte alimlerin elde ettiği bu ilme biz fıkıh diyoruz.
Yaratılış toprağı temiz olanlar, Efendimiz’le kolayca münasebet içinde oldular ve onda olanları rahatça aldılar. Kimin iç temizliği güzel olursa, Efendimiz’in (s.a.v) ilim ve hallerinden nasibi de o derece çok olur.
İrşatla görevli sufilerin kalpleri Efendimiz’in temiz fıtratı ile daha yakın münasebet ve beraberlik içinde olduklarından, onun ilim ve feyzinden en fazla pay sahibi oldular. Böylece iç alemleri ilim ve feyizle doldu. İşte veliler ilmi böyle öğrendiler. Sonra, bildikleriyle amel ettiler, irfan sahibi oldular. Ayrıca onu insanlara öğrettiler.
Veliler, zahiri ilimle batınî ilmi bir araya getirdiler. Bu sayede takva sahibi oldular ve ilimlerin bereketine ulaştılar. Nefisleri zulmetlerden temizlenince, gönül aynaları takva nuru ile parladı. Bu nurla eşyanın gerçek hâlini gördüler. Dünya bütün çirkinlikleriyle ortaya çıkınca ondan kaçtılar. Ahiret bütün güzellikleriyle görününce ona yöneldiler. Dünyadan gönüllerini çekmelerinin bereketiyle iç alemlerinde ilim pınarları aktı. Çalışarak elde edilen zahir ilme, takva ve zühdleri sayesinde ulaşılan manevi ilimler eklendi. Böylece ilmin bütün kısımlarına sahip oldular.”67
İşte bu nur ilmi, kalplere ilaç olan ilimdir. Kalbi ve bütün vücudu takva nuru ile aydınlanan alim de kalpleri tedavi ve ihya etme yetkisini elde etmiştir.
Bu sıfatlara ulaşmak ve Hz. Peygamber’e (s.a.v) varis olmak gerçekten çok az kimseye nasip olmuştur. Onlar her asırda bu ümmetin içinde bulunmuşlardır. Böyle birisini bulmak, ona yanaşıp teslim olmak, sabır, edeb ve tavazu ile terbiye halkasına girmek ayrı bir nasiptir. Bu hiç de kolay bir iş değildir.
Hz. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz, bizleri hikmet sahibi ariflerle beraber bulunmaya şöyle teşvik etmiştir:
“Kendisine sükut ve zühd ihsan edilen bir kimseyi gördüğünüz vakit, kendisine yaklaşın. Çünkü ona hikmet verilmiştir.”68
Allame Aliyyü’l-Karî (rah.) (1014/1605), bu hadisin şerhinde şu mühim açıklamayı yapar:
“Hadiste, bu sıfattaki kimselere yakın olmak ve onların yakınlığı ile Cenab-ı Mevla’ya yaklaşmak tavsiye edilmiştir. Kendisine hikmet verilen kimse:
“Allah dilediğine hikmet verir. Kime hikmet verilmişse ona, pek çok hayır verilmiştir. Ancak gerçek akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar.”69 ayetinde belirtildiği gibi, hikmete ulaşıp hak ve hakikat üzere amel eden birisidir. Bu kimse: “Kim kırk gün, Allah için ihlasla amel ederse, kalbinden diline doğru hikmet pınarları fışkırır.”70 hadisinin belirttiği hâle sahip olur. O alim, amil, muhlis ve kamil bir kimse olup mürşit ve mükemmildir. Herkese, onun meclisine girmek ve sohbetine katılmak gerekir. Çünkü Allahu Teala:
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun!”71 buyurmuştur. Sadıklarla beraber olmak iki türlü olur. Birincisi onların meclisine katılmaktır. Diğeri de onlarla aynı hâl ve sıfatlarda olmaktır.
Ariflerden Ebu Bekir Tilmisânî (rah) demiştir ki: “Allah ile sohbet ediniz. Eğer buna güç yetiremezseniz, Allah ile sohbet eden ariflerle beraber bulununuz ki, onların bereketi sizi Allah ile beraber olmaya ulaştırsın.
Hadiste anlatılan kimsenin kalbi bütünüyle Allah’a yöneldiği ve dünyadan yüz çevirdiği için, onun sohbeti ve beraberliği her şeye tercih edilir. O, kendisine tabi olanları, dünyanın fani zevk ve değerlerinden uzaklaştırıp, baki olan ahirete yöneltir. Gönüllerini Allah’tan gayri boş arzulardan çekip Yüce Mevla’ya bağlar.
İşte bu sıfattaki bir arif, peygamberlerin halifesi, evliya ve esfiyanın temsilcisidir. Allah bize, böyle bir kimseyi görmek, hizmet ve sohbetiyle şereflenmek nasip eylesin. Amin.”72
Abdurrahman Camî (rah) (898/1492), demiştir ki:
“Rabbanî alimlerin üstlendiği imamete hilafet de denilebilir. Bu, vasıtalı ve vasıtasız olarak iki kısma ayrılır. Hz. Peygamber’e (s.a.v) varis olan bu ümmetin kamil ve kutubları, O’nun gibi ümmet içinde tasarrufta bulunurlar. Hz. Rasûlullah’a (a.s) varis olanlar, kendisinin bütün hâl ve ahlakına da varis olurlar. Onun gibi, kendi dereceleri nisbetinde diğer insanlara feyiz verir, irşat eder, kemalat kazanmalarını sağlarlar.”73
Kutbur-Rabbanî İmam Şarani (k.s.) demiştir ki:
“Eğer fakihler, sufilerin gayret ve özen gösterdiği gibi, ilimleriyle amele özen gösterselerdi, hiç şüphesiz tam manasıyla sufî olurlar, irşat için başka kimseye ihtiyaçları kalmazdı. Nitekim selef alimleri böyle idi. Gerçek sufi, ilmiyle ihlas üzere Allah için amel eden alimdir.74 Efendim İbrahim ed-Düsukî (rah) derdi ki:
“Eğer, bir alim, kalbi manevi hastalıklardan temiz olarak bir mürşid-i kamile gelip intisap etseydi, mürşit Allah’ın izniyle- onu bir anda ilahî huzura ulaştırırdı. Fakat alimlerin çoğu bunu fark edip onlara yanaşmazlar. Mürşide gelenler de ilim davası, dünya muhabbeti ve makam hırsı gibi zahiren ve batınen bir sürü hastalığa mübtela olarak gelirler. Bu kimselerin içi haset, kin, kibir, hile, aldatma ve benzeri huylarla doludur. Mürşit onu bu hastalıklardan kurtarmak için kendisine bir pek çok yöntem ve ilaç tavsiye eder. Çünkü, bu sayılan huylar şeytanî huylardır, kalpten temizlenmesi gerekir.”75
Demek ki ilim, irfana dönünce kalbe ilaç olur. Alim, arif olunca kalplere şifa verir. Kendisi hasta olan bir kalp, başkasına şifa dağıtamaz. Edep almayan edep veremez. Kör olan yol gösteremez. Bilmeyen öğretemez. Sevmeyen sevdiremez.
« Back